Son kale’m

press the url

Karabük – Bartın yolunun ince kıvrımlarında Amasra’yı düşlerken:
karadeniz mavisini, göğe yakın devasa kayalıklarla sarmaş dolaş; pırıl pırıl ve ipeksi görünümüyle cömertçe sergiliyordu.

Yeşil sessizce maviye yaklaşırken, Timur kaleye varmıştı bile. Çeşm-i Cihan’dan, Canlı Balık’tan, Mavi Yeşil’den, Sinan’dan, Kiraz’dan, Hamam’dan yolu geçenler de kalenin çekimine kapılıyordu.

Akasya: “Terk edilmiş bu kalenin evleri bakımsız fakat temiz görünüyor. Temizlemek iyi olsa da bakabilmek en iyisi.”
Pembe, yeşil, sarı binalar çiçeklerin desenlerini bütünlüyordu.

Deniz: “Gezginlerin ruhunu okşayan gecesi başka, hele ki sis inerken kaleye. Bambaşka bir fetih izler gibi. Kediler her sokak lambasının altında fosfor yüklü bakışlarıyla sisin içerisine oklar fırlatıyordu”
Karanlıkta yol almanın lezzetli yanı, birbirine kenetlenmiş o büyük taşların arasında kaybolmaktan hiç korkmamak. Sonunda bir masalın kelimelerinde yer alacağını bilerek: kediler birer fener, bahçe içerisindeki ağaçlar kadınlı erkekli dans etmeyi bekleyen figüranlar; kalenin kapısını küçük bir çocuğun gölgesinde bırakırken, akasya denize hasret, adım adım yazılan bu senaryoya kalbinizle eşlik ediyorsunuz. Ve dans başlıyor, bir mızıkanın sesinde…

Asıl hayat; insanlar, arabalar ve bulutlar dışında hiçbir şeyin hareket etmediği o anlarda yaşanmaktadır. Sınırsız hareket özgürlüğüne sahip insanların bas bas bağıran müzikleri ve birbirinden farklı kokularıyla şatoda yaşayanların rahatsızlığı sadece ağlayan ağaç tarafından fark ediliyordu. Ay ışığı ile aydınlanan tavşan adasının atmosferi rüzgârla birlikte kaleye dağılıyordu. Huzurlu yanmış tenler birer gölge misali bir gün sonra Amasralı oluyordu. Kale, şiirimsi bir diyarda kahveni yudumlarcasına sımsıcak duygularla kaplıydı, kimse yadırgamıyordu. Buralarda sabah, kaleyi bir zırh gibi kuşatan ezan sesi ile karşılanıyordu. Kale; gece ki zaferinden kalma üzerindeki kabartmaları saklamaya, içindeki desenleri daha da ortaya çıkarmaya kararlı gibi görünüyordu. Yeni Amasralılar, “son kale”nin çığlıklarını dile getirmek istemiyor muydu?
Çıkarma, çarpma, Çarpan Ol! Çarpılmamak elde değil.
O: “Başka başka kentlerin rüzgârlarından gelen gözler, bu kalede buluşur. Şarkılar söyler, danslar eder”

Küçük bir kız; hırçın, kıvrak bir mavilikte bekliyor Karadenizlilikle.

Çıkamıyorum, çıkmak istemiyorum niteliksiz restorasyonlar bu kaleyi de vursun geçsin istemiyorum. Zamanı durdurma çabası; balık, salata, çorba derken bedenlerde büyüyen bir yakamoz Onaon katan güzellikte doyuruyor ruhumu.

Hiç sevgi görmemiş ellerin sıcaklığında N’olurdu ki, hep masallar anlatılsa…

Meleklerin göz kırptığı bu büyük semada… Bitkilerin taştan, sudan fışkırdığı kalede yaşam sadece aşk ile durdurulmaktaydı. O, bir Amasra Beldesinin Tüketilme Hikâyesinde yer alacaktı, son kalemde…