Çiçekler İçinde Ateş

İncecik beli gecenin içinden parlıyordu, gökteki bu sessizlik yeryüzüne ulaştıkça bir piyano sesine bürünüyordu. Ay ışığının uçsuz bucaksız düzlüklere yansıttığı bu belli belirsiz görünüm, henüz var olmayan kentleri inşa ediyordu.

16/17 Ekim 1849 tarihinde yani 166 yıl önce bugünlerde O,  “Öleceğini biliyordu. Ancak bir teslimiyet içinde değildi. Öksürük nöbetleri geçtiği zaman yapmak istediklerinden, planlarından söz ediyordu. Daima aklı başında konuşuyordu. Yalnız bir ara Bellini’nin yanına gömülmek istediğini söyledi. Onu görmeye gelenler ölümün geldiğini yüzünden anlıyorlar ama yüzüne yerleşen o apayrı güzelliğin ona daha da yüce bir hava kattığına inanıyorlardı” Franz liszt sözlerini şöyle sürdürür: “16-17 Ekim gecesi yarı uyku, yarı uyanıklık halinde sabaha kadar kıvrandı. Saat 2’ye doğru can çekişmeye başladı. Alnından oluk gibi terler geliyordu. Bir ara kendine gelir gibi oldu ve yanında kimin olduğunu sordu. Kendisine destek olan Gutmann’ın elini öptü ve son nefesini verdi. Kapının önü insan doluydu. Sabaha kadar hıçkırarak başında beklediler. Çiçeği çok sevdiği biliniyordu, ertesi gün o kadar çok çiçek geldi ki, odanın her yanı rengarenk olmuştu. Çiçekli bir bahçede yatıyordu sanki… Yüzüne gençlik, saflık ve güzellik gelmişti”

Cenaze töreninde isteği üzerine Mozart’ın Requem’i (dua-ilahi) çalındı. Öldükten sonra kalbinin çıkarılarak Polonya’ya gönderilmesini vasiyet etmişti. Vasiyeti yerine getirildi. İkinci Dünya Savaşı’nda kalbin bulunduğu müze bombalanınca, isteği tam anlamıyla gerçekleşti. Büyük bestecinin kalbi kül olup, memleketinin toprağına karıştı.

Günün gündüzle geceye bölünmesi gibi Chopin’in hayatı da ikiye bölünmüştür. Annesi Polonyalı, babası Fransız’dı. Kırk yıla yakın süren ömrünün yarısı Polonya’da ikinci yarısı Fransa’da geçti. Yirmi yaşına kadar canlı hareketli bir çocuktu, Fransa’ya gittikten sonra durgun, küskün ve hastalıklı bir insan oldu. Hastalığını içinde yaşadı, ülke sevgisi ile artan ateşi yaktı onu, ortaya benzersiz, tarifsiz, emsalsiz eserler çıktı. Paris’e gitmeden evvel bir kasım gününde vedalaştı köy ahalisiyle.. Köylüler ona gümüş bir kupa içinde bir avuç toprak verdiler ve yurdunu unutmamasını istediler. Bu toprak her zaman Chopin’in yanında kaldı. Genç müzisyen konserler vermek ve Polonya’nın adını duyurmak için kendi ülkesi dışındaydı artık. Kısa süre sonra Polonya işgal edilince arkadaşlarının yanında olmak için ülkesine dönmek istedi ama ailesi, dostları onun Polonya’nın bağımsızlık savaşını savaşarak değil, eserleriyle vermesi gerektiğine inanıyorlardı. Genç adam o günlerde günlüğüne şöyle yazıyordu: “Şehirler, kasabalar yanmış, yıkılmış. Dostlarım, Titus, Matuszynski ölmüş olsa gerek…. Hey Ulu Tanrım . Neredesin, öc almayacak mısın? Cinayetlere doymadın mı? Yoksa sende mi Moskofsun?” (Moskof:Acımasız-zalim)

Karabük Üniversitesi’nin kampüsünde ‘Bizans Süsleme ve El Sanatları’ dersinin başlamasını beklerken, gökteki hilalin üniversite camisinin çifte minaresinin hemen yanından incecik süzüldüğünü gördüm. Bir bestekârın tüm bu binaları titreten piyanosunun sesi kulağımda, önümde her yanı camdan modern bir ibadethane, bu şeffaflıkta gölgeleri beliren tüm çiçekler secdede ve bir varoluşun sıcaklığını kutlar gibi selamlaştık Chopin’le. Çiçekler içindeki ateşin bizlere rehber olsun..

chopin ve benim